Safranbolu’da Bin İkinci Gece, “Ben kocamı öldürdüm.” cümlesiyle sarsıcı bir açılış yapıyor. Ancak roman ilerledikçe bu söz, bir suç itirafından çok hakikatin kırıldığı bir eşikte yankılanan bir ifade haline geliyor.
Sabaha karşı üçte, Safranbolu’nun dar ve sessiz sokaklarında genç bir gelinin kapıyı çarpıp dışarı fırlamasıyla başlayan hikâye, gerçek ile hayal, kader ile sorumluluk arasındaki sınırların daha en baştan bulanıklaştığını hissettiriyor.
Romanın yazarı Tuğba Turan, Safranbolu’nun tarihsel dokusunu yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatıyı taşıyan canlı bir hafıza mekânı olarak kurguluyor. Aile kavramı burada çoğu zaman bir sığınaktan ziyade suskunlukların büyüdüğü bir alan olarak karşımıza çıkarken; erkek karakterler varlıklarından çok yokluklarıyla beliriyor, evlilik ise birlikte yaşamaktan çok tamamlanmış görünmenin bir biçimine dönüşüyor.
Anlatının bir diğer katmanında ise sözün hem iyileştirici hem de yıkıcı olabileceği bir mistik dünya yer alıyor. Kulaktan kulağa aktarılan inançlar, alternatif şifa yöntemleri ve görünmeyene duyulan güven, gündelik hayatın içine sızarak romanın atmosferini derinleştiriyor.
Eserde yer alan LGBTİ+ bir karakterin maruz kaldığı şiddet ise aile içi baskı ve toplumsal tahakkümün en çıplak örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Şiddet, suskunluk ve bastırma farklı hayatlara temas ederken; adalet arayışı da katmanlı bir şekilde ilerliyor. Tüm bu anlatının merkezinde ise örtülmeye çalışılsa da susmayan bir gerçeklik yer alıyor: hakikat.
Tuğba Turan, romanın çıkış noktasını mübadele tarihine dayandırırken bunu bir yüzleşme ve aynı zamanda bir “ihtimal hikâyesi” olarak ele aldığını ifade ediyor. Bulgaristan’dan gelen bir ailenin torunu olarak geçmişle kurduğu bağın, Safranbolu’ya yerleşmesiyle daha da derinleştiğini belirten yazar, farklı inançlara sahip insanların birlikte yaşamaya devam ettiği alternatif bir tarih kurgusunun romana ilham verdiğini söylüyor.
Romanın parçalı anlatı yapısı da bu hakikat arayışını destekliyor. Olaylar tek bir doğrusal çizgide ilerlemek yerine farklı karakterlerin bakış açılarıyla yeniden kuruluyor. Herkes gerçeği kendi penceresinden anlatırken, yazarın ifadesiyle “hakikat tek kalıyor ve eninde sonunda ortaya çıkıyor.”
Safranbolu’nun romandaki rolü ise yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda karakterleri şekillendiren bir unsur. Yazar, bu hikâyenin başka bir şehirde de geçebileceğini ancak insan doğasının değişmeyeceğini vurguluyor: İyilik ve kötülük, coğrafyadan bağımsız olarak insanın içinde varlığını sürdürüyor.
Romanda söz, hem gerçeği örten hem de onu açığa çıkaran bir araç olarak işlev görüyor. İnanç, büyü ve söylentiler bazı karakterleri oyalarken, akıl ve bilimle hareket edenler için bu durum bir yanılsamadan ibaret kalıyor.
Kadın karakterler ise anlatının en güçlü damarlarından birini oluşturuyor. Yalnızca mağdur değil; aynı zamanda düzeni sürdüren, dönüştüren ve kimi zaman yeniden üreten figürler olarak çiziliyorlar. Yazar, kadınların bazen kendi güçlerinin farkında olmadığını, bazen de bu gücü yine kadınların aleyhine kullanabildiğini vurguluyor.
LGBTİ+ karakterin yazımında ise temel yaklaşımın “insan olmak” olduğunu belirten Turan, insan haklarının bütüncül bir perspektifle ele alınması gerektiğini ifade ediyor.
Adalet meselesi ise romanın en çarpıcı tartışma alanlarından biri. Bazı karakterlerin hukukun dışına çıkarak kendi adaletlerini kurmaya yönelmesi, günümüz dünyasında da sıkça tartışılan “ceza gerçekten yeterli mi?” sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Yazar, suçun karşılığının başka bir hayata ertelenmeden, bu dünyada verilmesi gerektiği fikrini öne çıkarıyor.
Çok katmanlı yapısı, güçlü atmosferi ve hakikat arayışıyla Safranbolu’da Bin İkinci Gece, okuru yalnızca bir hikâyeye değil; insan doğasına, toplumsal yapılara ve adalet kavramına dair derin bir sorgulamaya davet ediyor.
Kaynak:
https://www.evrensel.net/haber/5978777/safranbolu-da-bin-ikinci-gece
Tarih:09/04/2026
13:00


