KURTULUŞ FİLMİ ÜZERİNE: TARİHSİZLEŞTİRİLMİŞ BİR ŞİDDET ANLATISI

Kurtuluş’un tercihi, politik olarak güvenli bir anlatı alanında kalmayı mümkün kılar. Bilge Köyü Katliamı’nı doğuran politikalar silik hale getirilir.

Emin Alper’in Kurtuluş filmi, Mardin’de yaşanan ve kamuoyunda “Bilge Köyü Katliamı” olarak bilinen olaydan esinlenen bir hikâye anlatır. Filmden çıktığımda, zihnimde tek bir soru vardı: Bir katliamın hikâyesi anlatılırken, o katliamı mümkün kılan tarih tamamen silinebilir mi?

2009 yılında Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde gerçekleşen ve 44 insanın hayatını kaybettiği katliamla ilgili medyada dolaşan anlatı büyük ölçüde şuydu: basit bir aile husumeti… aşiretler arası bir anlaşmazlık… kontrolsüz bir öfke patlaması… Ancak olayın vahşeti karşısında birçok insanın zihninde aynı soru dolaşıyordu: Bir düğün evine girip ağır silahlar ve el bombalarıyla 44 insanı öldürebilecek bir şiddet nasıl ortaya çıkabilirdi?

Oysa Bilge Köyü Katliamı derinlemesine incelendiğinde, bunun yalnızca iki aile arasındaki husumet olmadığı daha görünür hale gelir. Katliamı gerçekleştiren grubun köy korucusu olduğu ortaya çıkmıştır. Yani devlet tarafından silahlandırılmış, güvenlik sisteminin bir parçası haline getirilmiş bir yapı söz konusudur. Bu nedenle, Bilge Köyü Katliamı yalnızca bir aile kavgası değil, Kürt bölgelerinde uzun yıllar boyunca uygulanan militarist politikaların sonucudur. Zorunlu göçlerin, koruculuk sisteminin, devletin bölgede kurduğu güvenlik rejiminin ve toplumsal dokuyu dönüştüren politikaların yarattığı karmaşık bir zemin üzerinde gerçekleşmiştir bu katliam.

Bu yönüyle Bilge Köyü Katliamı yalnızca trajik bir suç değildir, aynı zamanda Kürt meselesinin yarattığı toplumsal tahribatın en sarsıcı örneklerinden biridir. Bir yanda devletin silahlandırdığı korucular, diğer yanda aynı aşiretten ya da aynı köy çevresinden siviller vardır. Yani ortada iki askeri güç değil, sivil insanlar vardır. Bu nedenle katliam, ancak şu sorunun cevabı araştırılarak gerçekten anlatılabilirdi: Bu politikalar nasıl bir toplumsal yapı yaratmıştı ki insanlar birbirlerine karşı bu ölçüde vahşi bir şiddet uygulayabilir hale gelmişti?

Kürt coğrafyasında devlet eliyle yıllar boyunca uygulanan güvenlik politikaları, köy yakmalar, zorunlu göç ve devletin sivilleri silahlandırdığı köy koruculuğu sistemi bölgeyi derinden dönüştüren bir savaş rejimi yaratmıştır. Yüzlerce köy boşaltılmış, milyonlarca insan yerinden edilmiş ve toplum militarize edilmiştir. Korucu olmak ya da olmamak yalnızca iradi bir tercih değil, son derece ağır sonuçların göze alınması gereken politik bir karardır. Çünkü devletin silah verdiği köylülerden beklediği şey, çoğu zaman kendi çocuklarına, komşularının çocuklarına ya da aynı köyden çıkan gençlere silah sıkmalarıydı. Devletin “terörist” olarak tanımladığı kişiler, o köylerin kendi evlatlarıydı. Koruculuk sisteminin yarattığı en derin çelişkilerden biri tam da buydu. Yani koruculuk, bir bakıma ailelerin ve akrabaların birbirine karşı konumlandırılmasıydı. Nihayet, yapısal olarak yoksul bırakılmış toplumun bir kısmı, koruculuk dayatmasıyla yerinden edilme, mülksüzleşme ve derin bir travma ile yüz yüze kalmıştır.

Emin Alper ise bu hikâyeyi, biri dağ diğeri ovada yaşayan iki köyün tarihsel çekişmesi üzerinden anlatır. Dağın tepesinde hayvancılıkla geçinen ve tarikat mensubu olan köy, koruculuğu kabul etmiştir. Ovada yaşayan ve tarım yapan köy ise korucu olmayı reddettiği için göç etmek zorunda kalmıştır. Böylece dinsel motivasyon, ekonomik farklılık ve feodal yapı, iki köy arasındaki gerilimi besleyen unsurlar olarak sunulur.

Ancak film, feodal kodlar, yoksulluk, tarikat yapıları ve psikolojik gerilimler üzerinden ilerlerken, bu trajediyi doğuran tarihsel ve politik bağlamı neredeyse tamamen dışarıda bırakır. Yoksulluk doğal bir kader gibi sunulurken, devlet politikalarının yarattığı yapısal eşitsizlikler görünmez kılınır.

Filmde dini yapı da benzer bir şekilde tarihsel bağlamından koparılır. Oysa Kürt toplumlarında dinin rolü, Oryantalizm’de Edward Said’in tarif ettiği gibi, tarihsel ve politik süreçlerden bağımsız ele alındığında kolaylıkla kültürel bir “doğallık” gibi sunulabilir. Bu da toplumsal olguları açıklamak yerine mistifiye eden bir anlatıya yol açar.

Dil meselesi de filmin problemli alanlarından biridir. Bölgede gündelik yaşamın temel dili Kürtçe iken, filmde karakterlerin diyalogları büyük ölçüde Türkçe üzerinden kurulur. Bu durum, asimilasyon politikalarının yarattığı gerçekliği yansıtmak yerine, onu yüzeysel bir temsile indirger.

Filmde devlet neredeyse tamamen görünmez kılınırken, şiddet kapalı bir topluluk psikolojisinin sonucu gibi sunulur. Böylece tarihsel sorumluluk belirsizleşir ve şiddetin gerçek bağlamı silikleşir. “Terör” kavramı ise açıklayıcı bir çerçeve sunmak yerine, şiddeti muğlaklaştıran bir anlatım aracına dönüşür.

Tarih silindiğinde geriye barbarlık kalır. Ve tam da bu noktada anlatı politik olmaktan çıkar, antropolojik bir masala dönüşür: tarikatların yönettiği köyler, kaderci insanlar ve birbirini yok eden topluluklar…

Bu anlatı biçimi, Edward Said’in oryantalizm kavramında tarif ettiği temsil mekanizmalarını hatırlatır. Doğu, tarihsel bağlamından koparılarak kendi şiddetinin kaynağı gibi gösterilir. Kurtuluş filmi de büyük ölçüde bu kalıba yaklaşır.

Sonuç olarak, filmin tercih ettiği anlatı biçimi politik olarak “güvenli” bir alanda kalmayı sağlar. Ancak tam da bu nedenle, yaşanan tarihsel gerçekliği belirsizleştirir. Bu durum yalnızca bir sinema tercihi değil, aynı zamanda bu topraklarda şiddetin nasıl anlatıldığıyla ilgili daha geniş bir meseledir.

Çünkü bazen bir hikâyeyi yanlış anlatmak, onu hiç anlatmamaktan daha büyük bir tahrif yaratır.

Kaynak:

https://www.evrensel.net/haber/5977047/kurtulus-filmi-uzerine-tarihsizlestirilmis-bir-siddet-anlatisi

Tarih:28/03/2026

16:20

  • Related Posts

    Toplumsal Hafıza ve Kreatif Direniş: 29. Uçan Süpürge’de İkinci Gün Metrikleri

    29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin ikinci operasyonel günü tamamlandı. ‘Çiçek mi dediniz?’ konsept başlığı altında yapılandırılan program; kadın emeğini ve ev içi yalnızlıklardan cezaevi hücrelerine uzanan sosyolojik direnç…

    42 Maslak ArtPlatform’da Yeni Buluşmalar: Rastlaşmalar Vol. 2

    42 Maslak ArtPlatform, 11 Haziran–11 Ağustos 2026 tarihleri arasında küratörlüğünü Esmer Erdem’in üstlendiği “Rastlaşmalar Vol. 2” sergisine ev sahipliği yapacak. İstanbul’da farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren sergi, “The Art…